İçimizin yangın yeri olduğunun farkındayım. Öyle bir yangın ki bu son yaşadığımız felaketler; ne kadar küllenirse küllensin, külü bile içimizi yakmaya devam edecek. İşte bu yüzdendir ki bu konuda benim de yazacak çok şeyim olmasına rağmen yangına körükle gitmemeyi seçip, daha mutlu ve umutlu konularda sohbet etmek istedim sizlerle. Çok da şeker tadında olmasa da içinizde bir umut olsun diye. Çünkü insan umut edebildiği sürece yaşayabilir ve önüne çıkan yokuşları tırmanabilir.
Konu mademki umuttan açıldı, umutla devam etsin. Zira umut etmek insanı yaşatır. Hepimizin çok çaresiz kaldığı zamanlar olmuştur hayatında. Çünkü çaresizlik denen illet ne fakir tanır ne zengin. Ne sağlıklı tanır ne de hasta. Bu kısacık hayatımızda herkesin en az bir kere tatmak zorunda olduğu bir duygudur çaresizlik. Ve kotarılan her çaresizlik durumu da bir güçtür, bir başarı hikayesidir. Çaresizlik kimi zaman kendini belli eder ve yavaş yavaş gelir ama en kötüsü hiç beklemediğimiz anda gelendir. Yavaş gelende gardımızı alma şansımız olur ve çaresizliği minimize etme şansı bularak kadere kafa tutabiliriz. Bu durum diğer ani gelen kadar yıkım olmaz bizim için. Fakat diğeri var ya diğeri! O hiç beklemediğimiz anda geleni. Bir yangındır söndürülemeyen, bir depremdir önüne geçilemeyen, bir yıldırımdır üstümüze aniden düşen... Bir doğal afet gibi önüne geçilemez sanır o duyguyu yaşayan, o duruma düşmüş insanoğlu. Düz yolda yürürken ayağının altındaki kör kuyuyu görmeyip de o karanlık derinliğe düşmüş gibi oluruz. Hızla düşerken gözümüzün önünden bir film geçer.
Filmin adı HAYAT MUHASEBESİ... Dibi bulduğumuzda da adeta sesimiz çıkmaz, öylece otururuz dipte. Sessiz, sedasız hayatımızın geçmesini bekleriz... Neden ses vermeyiz biliyor musunuz? Çünkü hem sesimizi çıkaracak takatimiz yoktur, hem de ses versek de kimsenin bizi duyacağından umudumuz yoktur. UMUDUMUZ YOKTUR! İşte tam da budur bizi kör kuyularda ikamet ettiren. Umudumuzun olmaması. Umudumuz olmadığı için kadere teslim oluruz. Oradan çıkamayacağımızı düşündüğümüz için en dipte oturup adeta üstümüze ölü toprağı serilmesini bekleriz. Üstümüze taş, toprak, su; ne varsa düşer ve kör kuyu iyice kapanır. Böylece soluk almak zorlaşır ve artık istesek de aydınlığa çıkacak gücü bulamayız. Çünkü tırmanmamızı sağlayacak kollarımızın ve ayaklarımızın dermanı kalmamıştır. Hareket edemezler...
Peki, ne mi yapmalıyız? İlk önce hemen aklımıza şunu getirmeliyiz. Bilmeliyiz ki ZİFİR KARANLIK ’ta kalmazsak aydınlığı asla arayacak eylemi gösteremeyiz. Aramadıkça da bizi karanlığa mahkûm eden kapalı kapıyı aralayamayız. Kör ve karanlık kuyunun dibinde olan sizseniz eğer; o dipten başınızı kaldırıp yukarıya bakmanız yeterlidir. Baktınız mı? Cevabınız “ EVET”tir umarım. Çünkü göreceksiniz ki aydınlık en tepeden size bakıyor ve sizi kucaklamak için orada bekliyor. Ancak başınızı gömdüğünüz kumdan çıkarıp yukarıya bakmazsanız onu göremezsiniz. Işığı gördünüz değil mi? Peki sonraki aşama? Sonraki aşama, kollarınızı kaldırıp, hareket ettirip aydınlığa varmayı UMUT etmektir. O kollar sizi yukarıya çıkaracak gücünüz ve çarenizdir. Tırmanın, tırmanın, tırmanın... Yarı yola geldiniz zaten. E ama kollarınız çok yoruldu değil mi? Ayaklarınızı devreye sokun. Biraz da ayaklar taşısın sizi. Bir kol, bir ayak... Yukarıdaki, kuyunun ağzındaki aydınlığa az kaldı. Çok mu yoruldunuz? Durun dinlenin, devam edin, UMUT edin. İşte kuyudan çıktınız! Aramıza hoş geldiniz.
Tüm bu anlattıklarımızın tam tersi kişiler ve insanlar da vardır aramızda veya yakın çevremizde. Bol bol umut edenler. Diyeceksiniz ki “ Eh zaten siz de bize umut edin demiştiniz.” Evet dedim ama lütfen bize faydası olacak kadar dozunda Umut edelim. Yoksa tüm ömrümüzü boş umutlara bağlayarak geçirirsek umutlarda boğuluruz. Umudun fazlası bizi tembelleştirir ve geriletir. İster istemez mücadele gücümüzü zayıflatır ve hayalperest yapar. Unutmayalım ki çaresizlikler umut etmekle aşılır, çareler de her şeyi umutlara bağlamakta kaybolur...
Dozunda umutlu, sağlıklı ve yangınsız günler dilerim.
Sevgi ve saygıyla kalın.
Hamide Gül Dağkıranlar